Category Archives: Çağdaş Türk Edebiyatı

Elif Şafak – İskender

İskender

Elif Şafak

Doğan Kitap

2011, İstanbul

ISBN: 978-605-09-0251-8

443 Sayfa

Çeviri: Omca A. Korugan

İskender ne çok tartışıldı, çoğu arkadaşım iyice popüler ve medyatik olan Elif Şafak’ı kınayıp baştan okumayı reddetti. Radikal Kitap ekinde Elif Şafak okumadan eleştirenlere kırıldığını belirtmişti. Haklıydı da. Ben sadece okumadan kapağı eleştirmiştim. Ancak bir kadın yazar olarak bir erkek karakteri canlandırmanın zorluğuna bir gönderme olacağını düşünerek geri adım atmıştım.  Okuduktan sonra ise kapağı eleştirmekte haklı olduğumu düşünüyorum. Herşeyden önce o kapaktaki İskender, benim okuduğum İskender değil. Ayrıca gayet güzel bulduğum Elif Şafak’ı çirkinleştirmekten öteye gidememiş, maksadını bulamamış bir kapak olmuş. Kadın yazarın bir erkek karakter yaratmasına gönderme yapması bakımından, kapakta erkek Elif Şafak olmasına gerek yoktu. Bana göre kitabın adı da İskender olmamalıydı. Zira İskender baş karakter değil, hal böyle iken kapakta İskender’in olmasına da gerek yoktu.
İtiraf etmek gerekirse zor okuduğum bir kitap oldu. Yani alıp beni sürüklemedi. İlla bitireyim diye saatlerimi harcamadım. Yaklaşık 3 haftada okuyarak son yıllarda en uzun sürede okuduğum kitap oldu.
İlk olarak şunları yazmak vardı kafamda; Aslında son günlerde tanık olduğumuz namus töre cinayetlerinden olan hikayede gereksiz o kadar çok karakter ve detay var ki. Oku oku bitmiyor. Zaten kitap çok boyutlu, onu takip edeceğim derken bir de yan karakterlerin hikayelerini takip etmek zorluyor okuru. İskender’in yazdığı mektuplarda el yazısı fontu kullanmak hoş bir fikir ancak gözleri çok yoruyor bu karmaşa içinde.
Aslında hala böyle düşünüyorum ancak 410. sayfada bunların bir kısmının gerekli olduğunu anlaşılıyor. Final beklenmedik bir biçimde gelişiyor ki zaten aslında sonunu en başından bilmek ve okumaya devam etmek gerçekten anlamsızdı böylesine bir sürprizi hakediyor okur.
Kısacası İskender’e karşı ne hissedeceğimi bilmiyorum. Sanırım Aşk’tan daha güzel buldum. Ancak yine de çok da beğendiğimi söyleyemiyorum. Bir fazlalık var sanki hikayede. Bana kalsa ben sadece Pembe ile Elias’ın hikayesini okumak, Elias’ın uzun uzun yemek yapmasını izlemek isterdim.
Ancak eleştirmek elbette kolay, haksızlık etmek de istemiyorum. Netice de emek bambaşka birşey. Genel itibariyle olumsuz olmama rağmen iyi ki Elif Şafak var diyorum.
Bu arada sevimsiz bulduğum bir detay Doğan Kitap gibi büyük bir yayınevinin yapmasını beklemediğim bir hata. Bölüm başlıklarında kullandıkları font Türkçe karakter içermiyor ve bu da çirkin bir görüntü oluşturuyor. Üşenmedim taradım.  

15 Yorum

Filed under Çağdaş Türk Edebiyatı, Elif Şafak, Roman

Yusuf Atılgan – Anayurt Oteli

Anayurt Oteli

Yusuf Atılgan

YKY

2005, İstanbul

ISBN: 975-08-0066-4

108 Sayfa

33 yaşındaki Zebercet, babasının çalıştığı otelde o ölünce yerine geçer. Tüm dünyası oteldir. Nadiren dışarı çıkar. Her şey bir saat gibi düzenli giderken perşembe gecesi gecikmeli Ankara treni ile gelen, adını bile bilmediği kadın hayatını bir anda değiştirir. Kadın gideceği köyü sorar, bir hafta sonra döneceğini 8’de uyandırmasını söyler. Zebercet kadını beklemeye başlar, o bir hafta süresince akşam kadının kaldığı odaya gider, bıraktığı havluyu, içtiği çay ve sigaraları inceler. Kokusunu içine çeker. Yıllardır içinde bulunduğu derin yalnızlık, sevme sevilme duygularının eksikliği onu sarar. Kadını beklerken bıyığını kestirir, yeni elbiseler alır onun dönüşüne hazırlanır. Ancak günler geçerken kadın bir türlü gelmez. O gelmedikçe ve cinselliğinin de kabarmasıyla ruh sağlığı bozulmaya başlar. Otele yer yok diyerek müşteri kabul etmez ve film kopar.
Kitabı okurken zaman zaman bir Kafka eseri okuyor duygusuna kapıldım. Zebercet çok ilginç bir karakter gerçektende. Yaptıkları onun içinde bulunduğu buhranın bir yansıması. Metin bazı noktalarda girift, bu yüzden 107 sayfa olsa da dikkatle okunmalı.
Romanın Ömer Kavur tarafından yapılmış bir de filmi var. Macit Koper ve Şahika Tekand başrollerinde. Yıllar önce çocuk sayılabilecek bir yaşta izlediğim için haliyle kasvetli bulmuş ve sevmemiştim. Ancak kitabı bitirdikten sonra tekrar izledim. Oldukça başarılı bir uyarlama olduğunu söyleyebilirim. Zebercet ile Macit Koper o kadar iyi oturmuş ki başkası oynamazdı sanırım bu rolü.
Türk edebiyatının yapı taşlarından olan bu kitap aslında daha çok karşımıza üniversite giriş sınavlarında çıkar. Belki de ondan yıllardır uzak durmuştum bir sınav sorusu olarak algıladığım için. Sizde de böyle bir ön yargı varsa bir kenara bırakıp okumanızı öneririm.



4 Yorum

Filed under Çağdaş Türk Edebiyatı, Roman, Yusuf Atılgan

Orhan Pamuk – Masumiyet Müzesi

Masumiyet Müzesi

Orhan Pamuk

İletişim Yayınları

2008, İstanbul

 ISBN: 9789750506093

592 Sayfa

“Hayatımın en mutlu anıymış, bilmiyordum.”
Roman bu büyüleyici sözlerle başlıyor. Gerçekten de bazı anlar böyledir, gerçekten en mutlu anlarınızdan biridir ama siz onu daha sonra farkedersiniz. Bu cümle ilk okuduğumda beni çok etkiledi. Bu etki ile okumaya başladım.
(Yazı romanın içeriği ile ilgili detaylar içermektedir)
Roman zengin bir ailenin oğlu Kemal ile uzak bir akraba kızı Füsun arasındaki tutkulu aşkı anlatıyor. Kemal nişanlanmak üzere iken sevgilisine çanta almak için girdiği bir butikde, uzun yıllardır görmediği akrabasının kızı Füsun’a  rastlar. Çantayı alıp sevgilisine hediye eder ancak sahte olduğunu anlaşılınca iade etmek üzere butiğe geri döner. Böylece Füsun ile aralarında başlayan yakınlaşma, Kemal’in ailesine ait boş evde tutkulu bir ilişkiye döner. Füsun ile birlikte olurlar. Üniversite sınavlarına hazırlanan Füsun ile ders çalışma bahanesiyle hergün buluşurlar. Nihayetinde Kemal’in Sibel ile nişanlanması üzerine Füsun ortadan kaybolur. Aradan epey bir zaman geçtikten sonra Füsun’u bulur, ancak evlenmiştir ve hala anne – babası ile yaşamaktadır. Bunun üzerine aksatmadan yaklaşık 8 yıl haftada 2-3 kez ziyaret etmeye başlar. Bu ziyaretler sırasında evden çaktırmadan Füsun’un dokunduğu tuzluk, izmarit gibi objeler toplar. En sonunda bu koleksiyonu kitabın adından anlaşılacağı üzere müzeye dönüşür.
Füsun’u bulana kadar herşey çok hoş, akıcıydı. Kemal’in babasının ölmesinden, Füsun’un babasının ölmesi arasındaki sayfalar ise sıkıcı idi. Kitap 300 sayfa olsa şahane olurdu. Ama bu iki ölüm arasında aynı olaylar farklı cümleler ile anlatılınca gerçekten okunamaz bir hale dönüşmüş. Ortaokulda kompozisyon dersinde sayfayı doldurmak için aynı şeyleri farklı kelimeler ile yazardık, bu sayfalar bizim komposizyonlardan farksızdı. Füsun’un babasının ölümü ile yine bir akıcılık başladı ve zaten kitabın sonuda gelmiş oldu.
Yaklaşık ilk 300 sayfayı okuduğumda çok beğenmiştim. En azından diğer okuduğum Pamuk eserlerindeki (Kara Kitap – Beyaz Kale) özne – yüklem uyumsuzluğu yoktu. Diyaloglar anlaşılırdı. 300. sayfadan sonra fikrim tamamen değişti. Kara Kitap’ı çok daha fazla sevdiğimi anladım. Bu arada Kara Kitap’ta yer alan Celal Salik ve Alaeddin burada da karşımıza çıkıyor. Bu hoş bir detay. Diğer bir ilginç nokta ise kitapta Orhan Pamuk’un bizatihi yer alması. Filmlerinde mutlaka kısa bir an görünen Hitchcock’a özenilmiş sanırım. Bu da hoş bir ayrıntı olmuş.
Bu belirttiğim sayfaları okurken sıkılma riskini göze alırsanız okuyun derim, bu sayfaları atlayıp okursanız pek birşey kaybetmezsiniz. Netice olarak öykünün geçtiği dönem -70’lerin sonu- hoşuma gitti. Ancak bu kadar takıntılı bir aşk başlarda hoş olsa da bir süre sonra gerçeküstü bir şeye dönüştü. Tercih etmek durumunda kalsam Kara Kitap’ı tercih ederdim.

21 Yorum

Filed under Çağdaş Türk Edebiyatı, Nobel, Roman

Orhan Pamuk – Kara Kitap


Kara Kitap

Orhan Pamuk

İletişim Yayınları

2003 İstanbul

ISBN: 975-470-453-8

448 Sayfa

“Aynaya baktım ve yüzümü okudum. Yüzüm rüyamda şifrelerini çözdüğüm Rosetta taşıydı. Yüzüm kavuğu düşmüş bir mezar taşıydı. Yüzüm okuyucunun kendine baktığı deriden bir aynaydı…”
Orhan Pamuk’un seveni de sevmeyeni de çok. Yıllardır bende bir ön yargı ile kitaplarını okumaktan kaçındım. Neden ön yargılıyım bunu bile irdelemedim. Uzun bir süre önce okuduğum Beyaz Kale’sini sevmediğim için mi? Yoksa fazla siyasi bulduğum için mi? Ya da başka başka nedenlerden mi diye düşünmedim. Hep “Orhan Pamuk sevemeyenlerdenim” derdim… Denedim sevmeyi ama sevmedim, okudum kitaplarını ama sevemedim… Sonra düşündüm neden diye? Eşimin çok sevdiği bir yazar olan Orhan Pamuk külliyatı kütüphanemizde dururken az denediğimi düşündüm. Masumiyet Müzesi yayınlandığında Orhan Pamuk’un bir röpörtajında kitabı anlatışından etkilenmiş ve okumaya karar vermiştim. Ancak eşim o sırada okuduğu için ertelemek zorunda kalmıştım. Sonra araya başka kitaplar girdi ve geçenlerde gözüm Kara Kitap’a takıldı. Adından dolayı merakımı cezbetti. Bir kitap ne kadar kara olabilir ki? Tüm iyi niyetimle ön yargılarımı bir yana koyarak kitabı okumaya başladım. Kabul etmek gerekir ki Orhan Pamuk zor okunan bir yazar. İlk bir kaç sayfada ön yargılarım bıraktığım yerden bana bakarlarken birden ilk bölüm bitti ve ikinci bölüm “Boğazın Suları Çekildiği Zaman” başladı. Belki Kara Kitap hayatımda en sevdiğim ilk 5, 10 kitap arasına girmeyecek, ama bu bölüm benim şimdiye kadar okuduğum en güzel yazılardan biri. Çok hoşuma gitti. Bu kitap sırf bu bölüm için bile okunabilir diye düşündürdü beni. O bölüm olmasa Orhan Pamuk okumayı denemeye devam etme kararımı yeniden gözden geçirebilirdim.
Kara Kitap’a gelince; Orhan Pamuk dediğim gibi seveni sevmeyeni çok. Herkesin hem fikir olmadığı bir yazar. Yazdıklarını birer şaheser olarak görenler de var, yazdıklarını roman bile kabul etmeyenler de… Ben bu tartışmalara girmek istemiyorum. Hazır ön yargılarımdan kurtuldum yeni ön yargılar yaratmayayım.
Kitap Galip, Celal ve Rüya karakterleri üzerine kurulmuş. Aynı apartmanda büyüyen Galip ile amcasının kızı Rüya evlidir. Rüya’nın başından bir evlilik geçmiştir. İlk kocası sol bir gruba bağlı olduğundan Rüya’nın bu ortamdan kurtulup Galip ile evlenmesi ailede büyük bir mutluluk ile karşılanmıştır. Celal ise Rüya’nın üvey abisi ve Milliyet gazetesinde köşe yazarıdır. Çocukluklarından beri yazıları takip eden Rüya ve Galip Celal’e hayrandır. Bir kış günü Galip eve döndüğünde Rüya’nın ona kısa bir mektup bırakarak evi terkettiğini öğrenir. Mektupda Rüya “annemleri idare edersin” dediği için Galip kimseye bir şey söylemeden Rüya’yı aramaya başlar. Ama bir süre sonra bu aramalar çeşitlenir. Rüya ile Celal’in birlikte olduğuna inanarak, Celal’i aramaya başlar. Ancak onun da esrarengiz bir şekilde kaybolması Galip’i daha karmaşık bir girdaba çeker. Arayışı sürerken Celal’in köşe yazıları ona kimi zaman yol gösterir, kimi zaman işleri daha da karıştırır.
Kitap düşünce olarak çok başarılı. Bir bölümde Galip’in Rüya’yı arayışını okurken, bir sonraki bölüm Celal’in bir köşe yazısından meydana geliyor. Benim sevdiğim “Boğazın Suları Çekildiği Zaman” bölümü Celal’in bir köşe yazısı. Kitap “metafiction – üstkurmaca” olarak da değerlendiriliyor. Metafiction- üstkurmaca, yazarın araya girmesi, kendini anlatıcı olarak metne dahil etmesi ile kendi eleştirilerini yapması ve okuyucu ile iletişime şeklinde ortaya çıkan eser olarak tanımlanabilir.
Şeyh Galip’in Hüsn-ü Aşk’ın modern bir versiyonu -ki Hüsn-ü Aşk okuyacaklarım arasındadır- Galip, Şeyh Galip; Celal, Mevlana Celalelettin Rumi; Rüya ise Hüsn’ü Aşk’ın Aşkını temsil ediyor.
Kitap üzerine bir sürü olumlu olumsuz eleştiri bulabilirsiniz. Hatta Tahsin Yücel’in Orhan Pamuk’un Türkçe’yi kullanması ile ilgili ağır eleştirileri var ve katılmamak elde değil. Bazı cümleleri okurken yanlış bir çeviri okuyormuş hissine kapılabilirsiniz. Çok şey yazılabilir kitap üzerine hatta Kara Kitap üzerine kitap bile yazılmıştır (Nüket Esen “Kara Kitap Üzerine Yazılar”). Kitabı çok sevebilirsiniz, nefret edebilirsiniz, beğenirsiniz, beğenmezsiniz, aşırı uçlarda tepki verebilirsiniz. Ancak ben sevdiğimi ve kitapla gayet hoş vakit geçirdiğimi söylemek isterim. Orhan Pamuk okumaya devam…

11 Yorum

Filed under Çağdaş Türk Edebiyatı, Orhan Pamuk, Roman

Ahmet Hamdi Tanpınar – Huzur

Huzur

Ahmet Hamdi Tanpınar

Dergah Yayınları

2009 İstanbul

ISBN: 978-975-995-110-8

391 Sayfa

Ahmet Hamdi Tanpınar kendini çoktan ispatlamış kült bir yazar, benim yazacaklarım beyhude olabilir, bunun bilincinde olduğum için de nasıl yazsam diye kara kara düşünüyorum. Bu işe hiç kalkışmasa mıydım acaba? Klişe sözü tekrar edeyim o zaman; sürç-ü lisan edersem afola…

Ahmet Hamdi Tanpınar’ın (1901-1962) en tanınan romanlarından biri olan Huzur ilk olarak 22 Şubat – 2 Haziran 1948 tarihlerinde Cumhuriyet Gazetesi tarafından tefrika edilmiştir. 1949 yılında ise kitap olarak basılmıştır.

Roman edebiyat otoriteleri tarafından Türk Edebiyatının en önemli aşk romanlarından biri olarak tanımlanır.

1939 yılında İstanbul’da tanık olduğumuz Nuran ve Mümtaz’ın imkansız aşkını anlatır. Nuran eşinden yeni ayrılmış bir çocuk annesi bir kadındır. Mümtaz ile ortak tanıdıkları vesilesiyle tanışırlar ve yaz boyunca İstanbul eşliğinde aşklarını yaşarlar. Sonbaharda evlenmeyi düşünürler. Ancak mevsim sonbahara döndükce aşkları imkansız bir hal almaya başlar. Çevrenin baskısı Nuran’ı daraltır.

Roman 4 bölümden oluşuyor ve her bölüm 4 ana karakterin adını taşıyor; İhsan, Nuran, Suat ve Mümtaz. Romanın adı gibi bir iç huzur arayan Mümtaz’ın gözünden olayları okuyoruz. II. Dünya savaşı arifesinde yaşanan gerginlikler de romana ahenk katan bir öge. Romanın en ilginç karakteri bana göre Suat. Suat eski Türk filmlerinde Önder Somer’in (ki çok severim, kendisini rahmetle anıyorum) oynadığı karakterin bir prototipi. Okumak isteyenlerin olabileceğini düşünerek çok da detay vermek istemiyorum. Eğer Kürk Mantolu Madonna’yı sevdiyseniz Huzur’u da seversiniz. Ayrıca belirtmek gerekir ki İstanbul ve alaturka müzik roman boyunca öyle güzel eşlik ediyor ki onlarda birer karaktere dönüşüyorlar.

Tanpınar’ın çok hoş bir özelliği var kahinlik mi desem yoksa engin bir öngörü mü? Saatleri Ayarlama Enstitüsü’nde çizdiği atmosfer tam bir televole kültürüydü. Bu romanda da öyle bir cümle var ki bilmeseniz roman geçen sene yazıldı diye düşünürsünüz. Aynen aktarıyorum; “…çocuklarımızı muayyen yaşlara kadar okutmayı adet edindik. Bu çok güzel bir şey! Fakat günün birinde bu mekteplar sadece işsiz adam çıkaracak, bir yığın yarı münevver hayatı kaplayacak… o zaman ne olacak? Kriz…”

Tanpınar 60 yıl önce bu kadar üniversite açılacağını ve işsiz üniversite mezunlarının ortaya çıkacağını görmüş.

Tanpınar okumanız dileği ile…

7 Yorum

Filed under Ahmet Hamdi Tanpınar, Çağdaş Türk Edebiyatı, Roman

Sabahattin Ali – Kürk Mantolu Madonna

Kürk Mantolu Madonna

Sabahattin Ali

Yapı Kredi Yayınları


İstanbul 2010

ISBN 978-975-363-802-7

160 Sayfa

Yazıma ilk olarak şu kelime ile başlamak istiyorum… MUHTEŞEM. Bir süre önce Blog arkadaşım Özgür Oklap’ın blogu Oklap Kütüphanesi’nde Kürk Mantolu Madonna’yı paylaşmıştı. Uzun zamandır okumayı çok istediğim halde nedense bir türlü alıp okuyamamıştım. Özgür Oklap’ın yorumlarını okuyunca hemen almalıyım dedim ve “hemen gidip yarın alıyorum” diye yorum yazarak da söz verdim. Sözümü tuttum hemen aldım. Ama 5 kitaplık listemi bitirmemiştim o yüzden okumayı bir süre erteledim. Nihayet sıra Kürk Mantolu Madonna’ya geldi. Önce önsözü okudum. yavaş yavaş sindire sindire tadını alarak okumak istiyordum. Hiç acele etmedim. Özgür’ün de yazdıklarına aynen katılıyorum. Ne dersek diyelim anlatılmaz bir roman -bir çoğuna göre novella-. Edebi türü ne olursa olsun bir baş yapıt. Konusu anlatımı her şeyi ile muhteşem. Hani anlatılmayan sadece okunan romanlar vardır; işte Kürk Mantolu Madonna bu romanlardan. Raif Efendi’nin satırlarını içim acıyarak, boğazımda kocaman bir düğüm ile okudum. Hem çok şey söylemek istiyorum, hem de bir şey yazmamayım herkes okusun diyorum. Evet belki de en kısa ve öz yorumum bu olcak; Herkes mutlaka okusun.

Sabahattin Ali romanı 1943 yılında yazmış ve Sabahattin Ali‘nin hayatını okurken de, şaibeli bir şekilde öldürülmüş ve ölümünün aydınlatılmamış olması da beni ayrıca hüzünlendirdi. Bu kadar genç yaşta hayata veda etmeseydi kim bilir daha neler okuyacaktık.

Romanda beni en etkileyen şeylerden biri de dil. O dönemin dili ne kadar güzel, önsözde de Füsun Akatlı yayınevine dili sadeleştirmeyip günümüz Türkçesine dönüştürmek adına yapılan barbarlığı yapmadıkları için teşekkür ediyor. Gerçekten de nedir bu? O dil o kelimeler ; hodbin, muvakkat, rabıta ve sayamacağım birbirinden güzel kelimeyi hoyratça atıp yerine bencil, geçici, ilişki diyerek bu muhteşem eseri katletmekten başka bir şey olmazdı. Ben kesinlikle dilde sadeleştirmeye ve öz Türkçe ısrarına karşıyım. Bir dilin güzelliği zenginliği ilişkide bulunduğu halkların dilinden aldığı kelimeler ile renklenir, çeşitlenir. Dilimizde Arapça, Farsça, Yunanca, Ermenice ve daha bir çok dilden gelen kelimeler ile zengin ve ahenkli. Bunları atarak zorlama icat edilmiş isimler takarak bence Türkçe’yi daha da köşeye kıstırıyoruz. Yunanca Hocamın yanında eski bir söz kullansam “Sen benden yaşlısın” derdi. Ama ben ısrarla kullanmaya devam ederdim. Keşke o dönem de kullanılan dili koruyabilseydik. Şimdi; dönceeem, nabersin, ay böölee baktı, falan oldum gibi cümleler kurmazdık.

Romanda Geçen Sarto’nun Arpie Madonnası

8 Yorum

Filed under Çağdaş Türk Edebiyatı, Roman, Sabahattin Ali

Hamdi Koç – İyi Dilekler Ülkesi

İyi Dilekler Ülkesi

Hamdi Koç

Doğan Kitap

İstanbul 2009

ISBN 978-605-111-164-3

382 Sayfa

Koku ile ilgili düşüncelerimi yazarken son satırlarda “İyi Dilekler Ülkesi’ni okuyun” demiştim. İşte ne olduysa ondan sonra oldu. Benim muhteşem olarak niteliediğim roman son bölümde beni birden hayal kırıklığına uğrattı. Neyse en başından başlıyım. Hamdi Koç okumak istediğim bir yazardı. Nihayet 4. kitabından okumaya başlayayım dedim. İlk sayfadan itibaren o kadar büyük bir haz aldım ki bitmesin diye ağır ağır, sözcükleri, cümleleri yavaş yavaş, tekrar tekrar okudum. Müthiş bir ironi, ince esprilerle roman beni kendine hayran bıraktı.

İyi Dilekler Ülkesi; Can Fedai Gümüş’ün hayatını anlatıyor. Babası ünlü bir edebiyatıcı, biraz hasbel kader ihtilalin de zorlamasıyla ağır solcu olmuş. Ablası 12 Eylül işkenceleriyle babanın solculuğu vesilesiyle tanışmış. Can’ın hikayesi ise bir gün kalkıp tek istediği şeyin serbest kalmak olduğunu fark etmesiyle başlıyor. İlk bölüm “Nasıl Delirdim?” yada “Nasıl Katil Oldum?”un çözümlemesi. İlk bölümde öyle bir anlatım var ki; hani yolda yürürsünüz birini görür yada bir olaya tanık olursunuz da iç sesiniz konuşmaya başlar. Kendi kendinize samimi, içten, gülünç bir konuşmadır. Hamdi Koç işte o iç sesi muhteşem bir şekilde yazıya dökmüş. Öylesine hoş bölümler var ki sizi içten güldürmeyi başarıyor. İkinci bölümde durağanlaşıyor roman, ama yine de hala çok sağlam. Geçmişe dönüyoruz Can’ın hayatında, üzülüyoruz bu sefer, içimiz acıyor. Üçüncü bölümde tekrar ilk bölüm gibi daha neşeli. Olaya Hergün gazetesinin karışması, Can’ın ilk bölümde çekinmeden işlediği cinayetlere Gazateci Cemal Dik’in dikkat çekmesi ile işte diyorsunuz işler karışıyor. Heyecan artıyor. Cemal Dik atıp da tutturuyor mu? Yoksa gerçekten mi bir şeyler biliyor. Zira Can’ın öldürdüğü insanlar arasında hiç bir bağlantı yok. Öyle denk geldiği için, Can’ı sıktıkları için öldürülen insanlar aslında. Buraya kadar herşey dört dörtlük. Keşke 4. bölüm hiç olmasaymış. 4. bölüm sanki farklı bir romandan alıp oraya konmuş gibi. Hamdi Koç “Yeter artık 300 sayfayı bulduk bitireyim artık” demiş gibi yerine oturmayan bir final, ucu açık bir takım olaylar – ki romanın en önemli objesi Hergün Gazetesinin aslında 12 yıldır çıkmadığı bilgisinin üzerinde biraz daha durulması gerekiyordu diye düşünüyorum-. 4. bölümde aslında romanda iğreti duran demokrat sol parti ve onun iç çekişmeleri (ki CHP’nin bu hafta yaşadığı sıradışı olaylarla çakışması benim için ilginç bir tesadüf oldu) beni hayal kırıklığına uğrattı. En kötü ihtimal Can uyanıp bu tüm yaşananların bir rüya olduğunu fark edip, o serbest kalma istediği duyduğu hayatına paşa paşa geri dönüşü ile roman finallense daha iyi olurdu. Gerçi yazarın işine karışılmaz ama dediğim gibi 4. bölüm olmamalıydı. Olsa bile böyle olmasaydı. Ama yinede ilk üç bölüm için fikrim aynı muhteşem. Okumanızı tavsiye ederim. Gerçi çok anlattım galiba okunmuş gibi olundu mu bilmiyorum?

“… O sırada Aşil aklıma geldi. Ne de güzel, ne de faydalı bir köpekti. Öyle köpeğin olsun bir milyar borcun olsun derdi babam, tanısaydı. Şimdi kim bilir ne yapıyordur? dedim; boş bir evde, başını ellerinin üstüne koymuş, yapayalnız geçecek uzun günün başlangıcında, apartmandan gelen seslere kulak kabartıyor, bir hırsız gelse de yesem diye umutsuz bir hayal kuruyor ve kim bilir, belki de beni düşünüyordur. Onun hayatında bir rol oynamıştım. Herkesin herkesden kaçtığı bir devirde, ben ona koşmuştum O da bana koşar mıydı, başım sıkışsa, mesela polis köpekleri tarafından kuşatılsam? Diyor mudur şimdi kendi kendine, keşke bu sümsük kızın değil de Can’ın kuçusu olsaydım diye? Herhalde demiyordur.Olsun demesin. …”

Yorum yapın

Filed under Çağdaş Türk Edebiyatı, Hamdi Koç, Roman